TÜRKİYE EKONOMİSİNDE YENİ HEDEF: GÜVENİ YENİDEN İNŞA ETMEK

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Aziz TEPE

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE YENİ HEDEF: GÜVENİ YENİDEN İNŞA ETMEK

Dünyanın Türkiye'ye, piyasaların devlete, vatandaşın Türk lirasına güveneceği bir ekonomi mümkün mü?

AZİZ TEPE

Türkiye ekonomisini yalnızca dolar, euro, faiz, enflasyon ve büyüme rakamları üzerinden konuşursak büyük resmi kaçırırız.

Çünkü ekonomilerin görünen yüzü rakamlardır; fakat onları ayakta tutan asıl güç güvendir.

Bir ülkenin vatandaşları parasının değerini koruyacağına inanıyorsa tasarruf eder. İş insanı önünü görebiliyorsa yatırım yapar. Yabancı yatırımcı hukuka ve ekonomik politikalara güveniyorsa uzun vadeli sermaye getirir. Bankalar riskin azaldığını düşünüyorsa daha uygun maliyetle kredi verir. Devlet daha düşük maliyetle borçlanır.

Bunun tersi de doğrudur.

Güven azalırsa vatandaş dövize ve altına yönelir, şirketler yatırımı erteler, sermaye kısa vadeye kaçar, risk primi yükselir, borçlanma maliyeti artar ve ekonomi giderek daha pahalı hale gelir.

İşte Türkiye'nin bugün çözmesi gereken temel mesele budur:

Ekonomik güveni nasıl kalıcı hale getireceğiz?

Bunun için elimizde aslında önemli bir gösterge var.

Türkiye'nin beş yıllık kredi risk primi, yani CDS'i, 217 baz puana kadar gerileyerek 18 Şubat 2026'dan bu yana en düşük seviyesine indi. Haziran ayındaki 225 baz puanın da altına gelinmesi, uluslararası piyasalarda Türkiye'nin borçlarını geri ödeyememe riskinin daha düşük algılandığını gösteren olumlu bir gelişmedir.

Bu gelişmeyi küçümsememeliyiz.

Çünkü CDS yalnızca finans piyasalarının teknik bir göstergesi değildir. Aynı zamanda uluslararası yatırımcının Türkiye'ye ilişkin risk algısının bir aynasıdır. CDS yükseldiğinde Türkiye'nin dış borçlanma maliyeti yükselir; CDS düştüğünde finansmana erişim kolaylaşır, Eurobond maliyetleri gerileyebilir ve yatırımcı ilgisi artabilir.

Ancak burada çok önemli bir uyarı vardır:

217 baz puan başarıdır ama hedef değildir.

Çünkü CDS günlük ve küresel gelişmelere son derece duyarlı bir göstergedir. Jeopolitik gerilimler, petrol fiyatları, ABD faizleri, küresel risk iştahı, Türkiye'nin rezervleri, enflasyon beklentileri ve ekonomi politikalarının tutarlılığı CDS'i kısa sürede değiştirebilir.

Dolayısıyla Türkiye'nin yapması gereken, CDS'i geçici olarak düşürmek değil;

Türkiye'nin risk primini yapısal olarak düşürecek bir ekonomik düzen kurmaktır.

Bunun yolu da dört temel sütundan geçiyor:

Düşük ve kalıcı enflasyon, güçlü rezervler, mali disiplin ve öngörülebilir ekonomi politikası.

Fakat bunların üzerinde hepsini birbirine bağlayan beşinci bir sütun daha var:

Hukuk ve güven.

Önce enflasyonu yenmek zorundayız

Türkiye'nin ekonomik istikrarının önündeki en büyük engellerden biri hâlâ yüksek enflasyondur.

Dosyada Ağustos 2026 itibarıyla yıllık TÜFE'nin yüzde 31-32 civarında olduğu, politika faizinin yüzde 37 seviyesinde bulunduğu ve enflasyon beklentilerinin hâlâ yüksek seyrettiği belirtiliyor.

Buradan çıkarmamız gereken sonuç basittir:

Enflasyon düşmeden kalıcı refah artışı sağlayamayız.

Fakat enflasyonla mücadeleyi yalnızca Merkez Bankası'nın faiz kararına bırakmak da doğru değildir.

Merkez Bankası para politikasını yürütürken Hazine ve Maliye politikası aynı hedefe yönelmelidir. Kamu harcamaları, ücret politikaları, yönetilen fiyatlar, enerji sübvansiyonları ve vergi politikası dezenflasyon programıyla uyumlu hale getirilmelidir. Dosyada da özellikle para ve maliye politikasının eşgüdümü, gelir politikası, arz yönlü tedbirler ve beklenti yönetimi birlikte ele alınıyor.

Çünkü yalnızca faiz artırarak enflasyonu yenmeye çalışmak, hastalığın bütün yükünü tek bir ilacın üzerine bırakmaktır.

Türkiye'nin ihtiyacı para politikası + maliye politikası + gelir politikası + üretim politikası bütünlüğüdür.

Vatandaşa da dürüstçe şunu söylemek gerekir:

Enflasyonu kalıcı olarak düşürmenin kısa vadeli bir maliyeti olabilir.

Fakat yüksek enflasyonun topluma yüklediği maliyet çok daha ağırdır.

Türk lirasına güven emirle değil, istikrarla kazanılır

Vatandaşa “dövize gitme, Türk lirasına güven” demek kolaydır.

Asıl mesele, vatandaşın neden Türk lirasında kalması gerektiğini ekonomik olarak gösterebilmektir.

İnsanların tasarruflarını döviz, altın veya başka varlıklarda tutmasını yalnızca psikolojik bir davranış olarak görmek doğru değildir. Bu davranış, geçmişte yaşanan enflasyonun ve satın alma gücü kayıplarının oluşturduğu ekonomik hafızanın sonucudur.

O halde çözüm de açıktır:

Türk lirasını güvenilir bir tasarruf aracına dönüştürmek.

Bunun yolu düşük enflasyondan, öngörülebilir para politikasından, pozitif reel getiriden, güçlü rezervlerden ve güvenilir kamu maliyesinden geçer.

Vatandaş ancak parasının yarın da değer taşıyacağına inanırsa Türk lirasında kalır.

Dolayısıyla ekonomik güvenin ilk adresi uluslararası yatırımcı değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Rezerv sadece Merkez Bankası'nın kasasındaki para değildir

Türkiye'nin yaklaşık 180-183 milyar dolar civarındaki brüt rezerv seviyesi önemli bir tampon oluştursa da, rezervlerin niteliği ve net rezerv pozisyonu ayrıca izlenmelidir. Dosyada da swap hariç net rezervlerin daha düşük olduğu, buna rağmen iyileşme eğiliminin bulunduğu belirtiliyor.

Burada Türkiye'nin uzun vadeli stratejisi değişmelidir.

Rezerv biriktirmek için yalnızca uygun zamanda döviz satın almak yetmez.

Döviz kazanan bir ekonomi haline gelmek gerekir.

Bunun için;

yüksek katma değerli ihracat,

turizm gelirlerinin artırılması,

hizmet ihracatı,

enerji ithalatının azaltılması,

yerli ara malı üretimi,

teknoloji yatırımları,

ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi

ve doğrudan yabancı yatırımın artırılması gerekiyor.

Burada özellikle bir ayrım yapmalıyız:

Sıcak para Türkiye'nin finansman ihtiyacını geçici olarak rahatlatabilir; doğrudan yatırım ise Türkiye'nin üretim kapasitesini büyütür.

Türkiye'nin hedefi yalnızca daha fazla sermaye girişi değil, daha kaliteli ve kalıcı sermaye girişi olmalıdır.

Bunun yolu da hukuk, mülkiyet hakkı, öngörülebilir mevzuat ve istikrarlı ekonomik politikadan geçmektedir.

Bütçe disiplinini büyümenin düşmanı değil, güvencesi haline getirmeliyiz

Türkiye'nin önemli avantajlarından biri kamu borcunun birçok ülkeye göre yönetilebilir seviyede olmasıdır.

Bu avantajı tüketmemeliyiz.

Devletin her harcamasında şu soru sorulmalıdır:

“Bu harcama Türkiye'nin üretim kapasitesini artırıyor mu?”

Eğer artırıyorsa yatırım olarak görülmeli.

Artırmıyorsa yeniden değerlendirilmelidir.

Kamu kaynakları verimsiz harcamalardan temizlenirken eğitim, bilim, teknoloji, enerji, tarım, altyapı ve yüksek katma değerli sanayi yatırımlarından tasarruf edilmemelidir.

Bütçe açığını azaltmak tek başına yeterli değildir.

Bütçenin kalitesini yükseltmek gerekir.

Çünkü ekonomik büyüme ile mali disiplin birbirinin düşmanı değildir.

Tam tersine, doğru kurulmuş mali disiplin uzun vadeli büyümenin sigortasıdır.

Dünyanın başarılı örnekleri bize ne söylüyor?

Türkiye'nin yaşadığı sorunlar dünyada ilk kez yaşanmıyor.

İsrail'in 1985 stabilizasyon programı, Şili'nin mali kural ve enflasyon hedeflemesi deneyimi, Brezilya'nın enflasyonla mücadele süreci ve Güney Kore'nin 1997-98 krizinden sonra gerçekleştirdiği yapısal dönüşüm birbirinden farklı olsa da önemli bir ortak mesaj veriyor.

Hiçbir ülke yalnızca faiz artırarak veya yalnızca kur politikası uygulayarak kalıcı istikrar sağlayamadı.

Başarılı örneklerde para politikası ile maliye politikası birlikte hareket etti; beklentiler yönetildi, mali disiplin güçlendirildi, rezervler oluşturuldu ve yapısal reformlar uygulandı.

Şili örneğinde mali kurallar ve tampon mekanizmaları öne çıktı. Brezilya'da geriye dönük endekslemenin kırılması ve mali sorumluluk çerçevesi önem kazandı. Güney Kore ise kriz sonrasında ihracat, cari denge ve rezerv birikimini stratejik öncelik haline getirdi.
Türkiye açısından bu örneklerin ortak dersini tek cümlede özetleyebiliriz:

Geçici rahatlama değil, kurumsallaşmış istikrar.

Derecelendirme kuruluşlarının notundan daha önemli bir not var

Dünyanın büyük kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye'yi değerlendirirken enflasyona, rezervlere, mali disipline, dış finansmana, politika tutarlılığına ve kurumsal güvenilirliğe bakıyor.

Türkiye'nin kredi notunun yükselmesi elbette önemlidir.

Fakat bence bundan daha önemli bir not vardır:

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kendi ülkesine verdiği güven notu.

Bir vatandaş;

“Paramın değeri korunacak.”

“Devletin kuralları yarın değişmeyecek.”

“Çocuğum burada iyi bir gelecek kurabilir.”

“Çalışırsam emeğimin karşılığını alabilirim.”

“Yatırım yaparsam hukukum korunur.”

diyebiliyorsa, Türkiye'nin gerçek ekonomik güveni yükseliyor demektir.

Uluslararası yatırımcı da zaten sonunda bunu görür.

Çünkü yatırımcı, yalnızca faiz oranına değil, ülkenin geleceğine yatırım yapar.

Türkiye'nin ekonomi yönetimine önerim: Tek tek tedbirler değil, tek bir milli ekonomik güven programı

Artık Türkiye'nin ekonomi yönetiminin önüne birbirinden kopuk onlarca tedbir koymak yerine, bütün sistemi birbirine bağlayan ölçülebilir bir ekonomik güven programı konulmalıdır.

Bu programın merkezinde beş hedef bulunmalıdır:

Bir: Enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek.

İki: Türk lirasına güveni yeniden tesis etmek.

Üç: Rezervleri swaplara ve kısa vadeli sermaye akımlarına daha az bağımlı, güçlü ve kalıcı hale getirmek.

Dört: Mali disiplini ve bütçe kalitesini güçlendirmek.

Beş: Hukuk, kurumlar ve ekonomi politikalarında öngörülebilirliği kalıcı hale getirmek.

Bunların üzerine de üretim, teknoloji, enerji bağımsızlığı ve ihracat çeşitliliği inşa edilmelidir.

Başarıyı da her ay ölçmek gerekir.

Enflasyonun ana eğilimi nereye gidiyor?

12 ay sonrası enflasyon beklentisi ne durumda?

Swap hariç net rezervler artıyor mu?

CDS düşüyor mu?

Cari açık sürdürülebilir mi?

Doğrudan yabancı yatırım artıyor mu?

Kamu borcu ve bütçe dengesi nasıl değişiyor?

Türk lirasına olan güven yükseliyor mu?

İşte ekonomi yönetimi bu göstergeleri kamuoyuyla düzenli olarak paylaşmalıdır.

Çünkü ölçemediğimiz şeyi yönetemeyiz.

Son söz: Türkiye'nin ekonomik kurtuluşu güven ekonomisindedir

Bugün 217 baz puana gerileyen CDS Türkiye açısından olumlu bir sinyaldir. Ancak bunu bir zafer ilan etmek yerine bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Çünkü piyasa bize aslında bir kapı açıyor.

Şimdi mesele o kapıdan nasıl geçeceğimizdir.

Türkiye;

enflasyonu düşürür,

rezervlerini güçlendirir,

mali disiplinini korur,

üretimini ve verimliliğini artırır,

enerji bağımlılığını azaltır,

ihracatını yüksek katma değere taşır,

hukuki ve kurumsal öngörülebilirliği güçlendirir,

para ve maliye politikasında tutarlılığı korursa,

CDS'in düşmesi geçici bir piyasa hareketi olmaktan çıkar ve Türkiye'nin risk primindeki kalıcı dönüşümün başlangıcı haline gelir.

O zaman derecelendirme kuruluşlarının notu da yükselir.

Dış borçlanma maliyeti de düşer.

Yatırım da artar.

İstihdam da güçlenir.

Türk lirasına güven de yükselir.

Ama bütün bunların başlangıç noktası yine aynıdır:

Güven.

Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey ekonomide yeni bir slogan değil, yeni bir güven mimarisidir.

Çünkü ekonominin en pahalı maliyeti yüksek faiz değildir.

Ekonominin en pahalı maliyeti güvensizliktir.

Ve unutmayalım:

Bir ülkenin gerçek kredi notunu yalnızca uluslararası derecelendirme kuruluşları belirlemez.

Asıl kredi notunu, o ülkenin vatandaşlarının kendi devletine ve kendi geleceğine duyduğu güven belirler.

Türkiye'nin ekonomik hedefi de yalnızca “yatırım yapılabilir ülke” olmak değil;

vatandaşının yatırım yapmaya, üretmeye, tasarruf etmeye ve geleceğini bu ülkede kurmaya güven duyduğu bir ülke olmaktır.

İşte sürdürülebilir kalkınmanın, ekonomik bağımsızlığın ve gerçek refahın yolu buradan geçmektedir.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar