SAĞLIK HAKTIR, TİCARİ AYRICALIK DEĞİL
İnsan hastalandığında müşteri değil, vatandaştır
AZİZ TEPE
Bir toplumun medeniyet seviyesini yalnızca yollarına, binalarına, teknolojisine veya ekonomik büyüklüğüne bakarak ölçemeyiz.
Bazen gerçek ölçü çok daha basittir:
O toplumda hasta olan insan ne kadar güvendedir?
Çocuğunun hastalığı karşısında bir anne-baba ne kadar çaresizdir?
Kanser teşhisi konulan bir insan, tedavisine mi odaklanır; yoksa ilacın parasını nasıl bulacağını mı düşünür?
Emekli bir vatandaş, ilacını almakla faturalarını ödemek arasında seçim yapmak zorunda kalıyor mu?
Bir ameliyat gerektiğinde insanın ilk sorusu “Nerede daha iyi tedavi olurum?” mu, yoksa “Bunun parasını nasıl ödeyeceğim?” mi oluyor?
İşte sağlık sisteminin gerçek sınavı burada başlıyor.
Çünkü sağlık, sıradan bir tüketim malı değildir.
İnsan hayatı ve vücut bütünlüğü, piyasanın tamamen kendi kurallarına bırakılabilecek alanlar değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 17. maddesi kişinin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını güvence altına alırken; 56. madde devlete insanların hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama görevi yüklemektedir.
Dolayısıyla sağlık politikası yalnızca bir hizmet politikası değildir.
Aynı zamanda anayasal bir devlet sorumluluğudur.
TÜRKİYE'NİN SAĞLIK SİSTEMİNİ HAKKANİYETLE DEĞERLENDİRMELİYİZ
Önce hakkaniyetli olalım.
Türkiye'de Genel Sağlık Sigortası sistemi vardır.
Nüfusun çok büyük bölümü sistem kapsamında bulunmaktadır. Kamu hastaneleri, üniversite hastaneleri ve SGK ile sözleşmeli özel sağlık kuruluşları üzerinden önemli ölçüde kamu finansmanı sağlanmaktadır.
Üstelik sistemde önemli koruma mekanizmaları da bulunmaktadır.
Örneğin SGK; acil sağlık hizmetleri, yoğun bakım, yanık tedavileri, kanser tedavilerinin belirli hizmetleri, yenidoğan hizmetleri, organ-doku-kök hücre nakilleri ve hemodiyaliz gibi alanlarda ilave ücret alınamayacağını açıkça düzenlemektedir.
Bu nedenle,
“Türkiye'de sağlık güvencesi yoktur” demek doğru değildir.
Sorun daha farklıdır.
Sorun;
güvencenin bütün hastalıklar, bütün ilaçlar ve bütün vatandaşlar açısından yeterince güçlü bir finansal korumaya dönüşüp dönüşmediğidir.
Verdiğimiz dokümanın ortaya koyduğu tablo da tam olarak buraya işaret ediyor: GSS önemli bir koruma sağlarken, özellikle yenilikçi ve yüksek maliyetli tedavilere erişimde boşluklar oluşabiliyor.
ASIL TEHLİKE: HASTALIĞIN YOKSULLAŞTIRMASI
Sağlık sisteminin başarısını sadece “tedaviyi karşılıyor mu?” sorusuyla ölçmek yetmez.
Şunu da sormalıyız:
Tedaviye ulaşırken vatandaş ekonomik olarak ne kaybediyor?
Çünkü ağır hastalık sadece bedeni değil, ailenin ekonomisini de vurabilir.
Özellikle kanser, nadir hastalıklar ve uzun süreli biyolojik tedavilerde maliyet çok yüksek seviyelere çıkabilir.
Dokümanda verilen 2026 örneklerinde bazı yenilikçi kanser ilaçlarının tek bir flakonunun on binlerce liraya ulaşabildiği, bazı tedavilerin yıllık maliyetinin ise milyonlarca liraya çıkabildiği belirtiliyor.
Burada devletin önünde çok açık bir görev vardır:
Hiçbir vatandaş, hayatta kalabilmek için ekonomik olarak yıkılmamalıdır.
Bir insanın tedavi olabilmek için evini satması,
borç batağına girmesi,
ailesinin geleceğini tüketmesi
veya tedavisinden vazgeçmesi,
sadece bireysel bir dram değildir.
Bu, sağlık sisteminin finansal koruma kapasitesinin sorgulanması gereken bir noktadır.
PAHALI İLAÇLARDA YENİ BİR DEVLET MODELİ GEREKİYOR
Türkiye'de ilaç fiyatlandırması zaten tamamen başıboş değildir.
Referans fiyat sistemi, kamu iskontoları ve SGK geri ödeme mekanizmaları bulunmaktadır.
Ancak yenilikçi ilaçlarda önemli bir sorun ortaya çıkıyor:
Bir ilacın tıbben gerekli olması ile geri ödeme kapsamına alınması aynı anda gerçekleşmeyebiliyor.
İşte burada hastanın hayatı ile bürokratik süreç arasında tehlikeli bir boşluk oluşuyor.
Bir vatandaşın tedaviye ihtiyacı varsa ve hekimler bu tedavinin gerekli olduğunu ortaya koyuyorsa, vatandaşın ilk seçeneği mahkeme kapısı olmamalıdır.
Devletin hızlı çalışan bir tıbbi değerlendirme ve finansal koruma mekanizması bulunmalıdır.
Mahkeme, son çare olmalıdır.
İlk çare değil.
“YÜKSEK MALİYETLİ TEDAVİ FONU” KURULMALI
Türkiye'de kanser, nadir hastalıklar ve çok yüksek maliyetli biyolojik tedaviler için özel bir Ulusal Yüksek Maliyetli Tedavi Güvence Fonu oluşturulması ciddi biçimde değerlendirilmelidir.
Bu fonun amacı özel bir ayrıcalık yaratmak değil;
hayati tedavilerin finansal sebeplerle gecikmesini önlemek olmalıdır.
Fon;
gibi alanlarda kullanılabilir.
Ancak burada da bir şart vardır:
Fon siyasi kararlarla değil, bilimsel ve şeffaf kriterlerle yönetilmelidir.
Hangi tedavinin neden karşılandığı kamuoyuna açık olmalıdır.
DEVLETİN PAZARLIK GÜCÜ VATANDAŞIN GÜCÜDÜR
Bir vatandaş tek başına ilaç firmasıyla pazarlık yapamaz.
Ama devlet milyonlarca vatandaş adına pazarlık yapabilir.
İşte devletin gücü burada kullanılmalıdır.
Türkiye;
toplu satın alma + uzun dönemli fiyat anlaşmaları + risk paylaşımı + sonuç bazlı ödeme + yerli üretim
modellerini daha etkin kullanmalıdır.
Örneğin devlet bir ilacın fiyatını yalnızca “kaç para?” diye sormamalıdır.
Şunu da sormalıdır:
“Bu ilaç hastaya gerçekten ne kadar fayda sağlıyor?”
Ancak burada çok önemli bir uyarı var:
“Değer bazlı fiyatlandırma” adı altında ilaç fiyatlarının yükselmesine izin verilmemelidir.
Verdiğimiz dokümanda da bu yaklaşımın tartışmalı olduğu; savunanların toplam sağlık faydasının artacağını, karşı çıkanların ise ilaç fiyatlarının ve kullanımının artabileceğini belirttiği görülüyor.
Dolayısıyla devletin görevi yalnızca şirketlerin talebini değerlendirmek değil;
bilimsel kanıt, bütçe etkisi ve vatandaşın ödeme gücünü birlikte koruyan bir denge kurmaktır.
ÖZEL HASTANE: DÜŞMAN DEĞİL, AMA SINIRSIZ DA DEĞİL
Özel sağlık kuruluşlarını sağlık sisteminin düşmanı gibi göstermek doğru değildir.
Özel sektör;
yatırım yapabilir,
doktor çalıştırabilir,
teknoloji getirebilir,
hizmet kalitesini artırabilir.
Fakat sağlık hizmeti özel sektöre açıldığında devlet ortadan çekilemez.
Tam tersine,
devletin denetim sorumluluğu daha da güçlenmelidir.
SGK'nın mevcut düzenlemelerinde sözleşmeli özel sağlık kuruluşlarında belirli koşullarda ilave ücret alınmasına izin veriliyor; istisnai sağlık hizmetlerinde bu tutar SUT bedelinin üç katına kadar çıkabiliyor.
İşte burada vatandaş açısından kritik soru ortaya çıkıyor:
Bir insanın ödeme gücü ile sağlık hizmetinin niteliği arasında ne kadar fark yaratılmasına izin verilebilir?
Devletin görevi bu farkı sınırsız bırakmamak olmalıdır.
HASTA TEDAVİDEN ÖNCE FATURASINI BİLMELİDİR
Bir hasta ameliyat masasına yatırıldıktan sonra,
“Bunun şu kadar ek maliyeti var.”
denilmemelidir.
Tedaviden önce;
hangi işlem yapılacak, SGK ne kadarını karşılayacak, hastadan ne kadar alınacak, hangi kalemler ek ücret oluşturacak?
Bütün bunlar açıkça gösterilmelidir.
Üstelik hastaya verilen belge teknik ve anlaşılmaz bir metin olmamalıdır.
Vatandaşın anlayabileceği sade bir dille hazırlanmalıdır.
Çünkü imza almak başka şeydir.
Gerçek bilgilendirilmiş onam almak başka şeydir.
Mevcut SGK kurallarında da ilave ücret için tedavi öncesinde yazılı onay alınması öngörülmektedir.
Bizim önerimiz ise bunun bir adım ötesidir:
Dijital, sade, karşılaştırılabilir ve denetlenebilir gerçek maliyet bildirimi.
DENETİM ŞİKÂYETTEN SONRA DEĞİL, ÖNCEDEN BAŞLAMALI
Bugün bir vatandaş haksız ücret ödediğini düşünüyorsa şikâyet edebilir.
Ancak sağlık hizmetinde yalnızca şikâyet beklemek yeterli değildir.
Çünkü hasta ile hastane arasında ciddi bir bilgi ve güç asimetrisi vardır.
Hasta;
hastalığını düşünür,
ailesini düşünür,
doktoruna güvenmek ister,
tedavisinin aksamamasını ister.
Böyle bir insanın o anda faturanın hukuki ayrıntılarını araştırmasını beklemek gerçekçi değildir.
Bu nedenle denetim sistemi;
proaktif, risk bazlı ve dijital olmalıdır.
Örneğin devletin sistemi şu soruları otomatik olarak analiz edebilir:
Yani denetçi sadece dosya beklememeli.
Veri denetçiyi hastanenin kapısına götürmelidir.
CEZA YETMEZ: HASTANIN PARASI OTOMATİK İADE EDİLMELİ
Burada çok daha güçlü bir sistem kurulabilir.
Mevcut SGK sözleşme düzenlemelerinde mevzuata aykırı ilave ücret alınması halinde beş katına kadar ceza koşulları ve belirli şartlarda hastaya iade mekanizmaları bulunuyor.
Fakat vatandaşın hakkını almak için uzun mücadele vermesi gerekmemelidir.
Yeni sistemde;
haksız tahsilat tespit edildiği anda hastanın parasının otomatik olarak iade edilmesi
sağlanmalıdır.
Tekrarlanan ihlallerde ise;
para cezası + otomatik iade + sözleşme yaptırımı + faaliyet kısıtlaması
birlikte uygulanmalıdır.
Çünkü caydırıcılık ancak ihlalin ekonomik olarak anlamsız hale gelmesiyle oluşur.
SAĞLIKTA “KÂR” İLE “SÖMÜRÜ” ARASINDA SINIR ÇİZİLMELİDİR
Özel sektörün kâr etmesi başka şeydir.
İnsanın çaresizliğinden yararlanmak başka şey.
Bir sağlık kuruluşunun yatırım yapması, personel çalıştırması, teknoloji kullanması elbette maliyetlidir.
Ama hastanın bilgi eksikliğini,
aciliyetini,
korkusunu
ve çaresizliğini
ticari avantaja dönüştüren sistem kabul edilemez.
Devletin görevi özel sektörü yok etmek değil;
onu kurallı, şeffaf, kaliteli ve insan merkezli bir hizmet sektörüne dönüştürmektir.
ASIL YATIRIM: DAHA ÇOK HASTANE DEĞİL, DAHA SAĞLIKLI İNSAN
Türkiye'nin sağlık politikası yalnızca yeni hastaneler inşa etmek üzerine kurulamaz.
Çünkü en pahalı hasta,
hastalığı ilerlemiş hastadır.
Bu nedenle yatırımın önemli bölümü koruyucu sağlığa yönelmelidir.
Aile Sağlığı Merkezleri güçlendirilmelidir.
Kanser taramaları yaygınlaştırılmalıdır.
Aşılama programları güçlendirilmelidir.
Diyabet, hipertansiyon ve obezite gibi kronik hastalıklar erken aşamada takip edilmelidir.
Evde sağlık ve palyatif bakım hizmetleri geliştirilmelidir.
Sağlık okuryazarlığı artırılmalıdır.
Dokümanda da yatırım önceliğinin koruyucu sağlık, birinci basamak, insan kaynağı ve finansal koruma üzerine kaydırılması önerilmektedir.
Bu yaklaşım yalnızca insani değil, aynı zamanda ekonomik olarak da akılcıdır.
Hastalığı önlemek, hastalığı tedavi etmekten daha değerlidir.
SAĞLIK ÇALIŞANI DA SİSTEMİN HASTASIDIR
Bir sağlık sistemini yalnızca hasta üzerinden değerlendiremeyiz.
Doktor tükenmişse,
hemşire yetersizse,
asistan aşırı çalışıyorsa,
sağlık teknisyeni eksikse,
sistem uzun vadede kaliteli hizmet üretemez.
Dokümanda Türkiye'nin hekim ve özellikle hemşire insan kaynağında OECD ortalamalarının gerisinde olduğu belirtiliyor.
O halde sağlık reformunun bir ayağı da:
daha fazla ve daha iyi yetişmiş sağlık çalışanı, adil bölgesel dağılım, nitelikli uzmanlık eğitimi ve insan onuruna uygun çalışma koşullarıdır.
Sağlık çalışanını korumadan hastayı koruyamayız.
YERLİ İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ STRATEJİSİ ARTIK MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR
Bir ülke hayati ilacını veya kritik tıbbi cihazını dışarıdan almak zorunda kaldığında sağlık sistemi küresel fiyat ve tedarik risklerine açık hale gelir.
Bu nedenle Türkiye;
yerli ilaç, biyoteknoloji, aşı, tıbbi cihaz ve tanı teknolojilerine
uzun vadeli yatırım yapmalıdır.
Ama burada da eski anlayış terk edilmelidir.
Sadece fabrika kurmak yetmez.
Üniversite + kamu + özel sektör + araştırma kurumları birlikte çalışmalıdır.
Patent üretmeliyiz.
Teknoloji üretmeliyiz.
Biyoteknoloji kapasitesi oluşturmalıyız.
Ve en önemlisi:
Türkiye yalnızca ilaç tüketen değil, ilaç geliştiren bir ülke haline gelmelidir.
DİJİTAL SAĞLIK: VATANDAŞIN YENİ KALKANI
Türkiye'nin önemli avantajlarından biri güçlü dijital sağlık altyapısıdır.
Bu altyapı daha ileri kullanılabilir.
Vatandaş tek ekrandan;
hangi hizmetin SGK tarafından karşılandığını, hangi hastanenin ne kadar fark ücreti istediğini, ilacın geri ödeme durumunu, tedavi alternatiflerini ve tahmini maliyetini
görebilmelidir.
Böylece sağlık hizmetinde bilgi asimetrisi azalır.
Yapay zekâ da burada doktorun yerine geçmek için değil;
erken teşhis, risk analizi, gereksiz tetkiklerin tespiti, ilaç güvenliği ve sağlık kaynaklarının etkin kullanımı
için kullanılmalıdır.
TÜRKİYE İÇİN 10 MADDELİK SAĞLIK GÜVENCESİ PLANI
Artık sözü somutlaştırabiliriz.
1. Yüksek Maliyetli Tedavi Güvence Fonu
Kanser, nadir hastalıklar ve hayat kurtarıcı ileri tedaviler için güçlü finansal koruma.
2. Gelire Göre Cepten Harcama Tavanı
Hiçbir ailenin sağlık nedeniyle ekonomik yıkıma sürüklenmemesi.
3. Tedavi Öncesi Zorunlu Maliyet Bildirimi
Vatandaş tedavi başlamadan önce toplam maliyeti açıkça bilecek.
4. Özel Hastanelerde Gerçek Zamanlı Denetim
SGK ve Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden risk bazlı denetim.
5. Haksız Ücrette Otomatik İade
Vatandaşın hakkını almak için yıllarca uğraşması engellenecek.
6. Tekrarlanan İhlalde Ağır Yaptırım
Sözleşme askıya alma, faaliyet kısıtlaması ve gerektiğinde ruhsat süreçlerinin işletilmesi.
7. İlaçta Devletin Toplu Pazarlık Gücü
Kamu adına daha güçlü fiyat ve risk paylaşımı anlaşmaları.
8. Koruyucu Sağlıkta Büyük Yatırım
Aile hekimliği, tarama, aşılama, kronik hastalık yönetimi ve erken teşhis.
9. Sağlık Çalışanına Yatırım
Hekim, hemşire, ebe ve sağlık teknisyenlerinin sayısı ve çalışma koşulları güçlendirilecek.
10. Yerli İlaç ve Tıbbi Teknoloji
Türkiye'nin kritik sağlık ürünlerinde dışa bağımlılığı azaltılacak.
DEVLETİN ÖNÜNDEKİ ASIL SINAV
Devletin sağlık alanındaki görevi insanların yerine yaşamak değildir.
Onlara güvenli, erişilebilir, kaliteli ve sürdürülebilir bir hayat kurabilecek sağlık şartlarını sağlamaktır.
Bunun için kamu sağlık sisteminin güçlendirilmesi gerekir.
Ama özel sağlık sektörünün de sistemin dışında bırakılması gerekmez.
Tam tersine;
özel sektör kamu kurallarına uyduğu, kaliteyi yükselttiği ve vatandaşın hakkını koruduğu sürece sistemin güçlü bir parçası olabilir.
Devletin yapması gereken özel sektörü düşmanlaştırmak değil,
kuralları koymak, şeffaflığı sağlamak ve vatandaşı korumaktır.
SON SÖZ: DEVLET HASTALIĞIN KARŞISINDA VATANDAŞIN YANINDA OLMALIDIR
Bir insan hastalandığında devlete en çok ihtiyaç duyduğu anda hastadır.
O anda insanın;
parası olmayabilir,
gücü olmayabilir,
bilgisi olmayabilir,
zamanı olmayabilir.
Ama devlet vardır.
İşte sosyal devlet tam burada anlam kazanır.
Vatandaşın güçlü olduğu zamanda değil,
çaresiz olduğu zamanda yanında durabilen devlet güçlü devlettir.
Bu nedenle Türkiye'nin sağlık politikası şu temel ilkeye dayanmalıdır:
İnsan hastalandığında müşteri değildir; vatandaştır.
Ve vatandaşın sağlık hakkı;
bankadaki parasına,
maaşına,
sosyal statüsüne
veya hastalığının ailesinin bütçesine yük olup olmamasına
bağlanmamalıdır.
Sağlık hizmeti elbette bir maliyettir.
Ama insan hayatının maliyet hesabına indirgenmesine izin vermemek devletin görevidir.
Özel sağlık kuruluşları hizmet verebilir.
İlaç şirketleri üretim yapabilir.
Doktorlar emeğinin karşılığını alabilir.
Hastaneler yatırım yapabilir.
Ama bütün bunların üzerinde bir ilke vardır:
İnsan hayatı.
Devletin görevi de bu ilkeyi korumaktır.
Çünkü gerçek sosyal devlet;
insana hasta olduğunda “Ne kadar paran var?” diye sormayan,
“Neye ihtiyacın var?” diye soran devlettir.
Ve Türkiye'nin sağlık politikası için artık hedef yalnızca
“daha fazla sağlık hizmeti” olmamalıdır.
Hedef:
DAHA ERİŞİLEBİLİR SAĞLIK, DAHA GÜÇLÜ FİNANSAL GÜVENCE, DAHA SAĞLIKLI TOPLUM VE DAHA AZ ÇARESİZ VATANDAŞTIR.
Sağlık hakkı korunmadan sosyal devlet tamamlanamaz.
İnsan korunmadan devlet görevi tamamlanmış sayılmaz.
Yorumlar