Hayvan sayısını artırmak önemli. Ancak asıl hedef, üretim yapabilen, kendini yenileyebilen ve ülkenin et ve süt ihtiyacını sürdürülebilir biçimde karşılayabilen bir sürü yapısı kurmak olmalı.
Türkiye’de büyükbaş hayvan varlığı 2025 yılında artış gösterirken, kırmızı et ve çiğ süt üretiminde düşüş yaşandı. Bu tablo, hayvancılıkta yalnızca hayvan sayısının artırılmasının yeterli olmadığını, sürünün niteliği ve üretim kapasitesinin de birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
TÜİK ve Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye’deki toplam büyükbaş hayvan varlığı 17 milyon 709 bin başa ulaştı. Bu varlığın 17 milyon 544 binini sığırlar, 164 bin 785’ini ise mandalar oluşturdu. Büyükbaş hayvan sayısı bir önceki yıla göre yüzde 4,3 artarken, sığır varlığındaki artış da aynı seviyede gerçekleşti. Manda sayısı ise yüzde 1,7 yükseldi.
Ancak hayvan sayısındaki artış, üretim rakamlarına aynı ölçüde yansımadı. 2025 yılında toplam kırmızı et üretimi 1 milyon 885 bin 130 ton olarak gerçekleşti. Bu rakam, 2024 yılına göre yüzde 10,5’lik düşüş anlamına geliyor.
Sığır eti üretimi yüzde 11,5 azalarak 1 milyon 313 bin tona, manda eti üretimi ise yüzde 6,3 düşüşle 12 bin 909 tona geriledi. Koyun eti üretimi 468 bin 470 ton, keçi eti üretimi ise 90 bin 744 ton oldu. Sığır eti, toplam kırmızı et üretiminin yaklaşık yüzde 70’ini oluşturdu.
Çiğ süt üretiminde de benzer bir tablo ortaya çıktı. 2025 yılında toplam çiğ süt üretimi 21 milyon 379 bin ton olarak kayıtlara geçti. Üretim, bir önceki yıla göre yüzde 4,9 azaldı. İnek sütü toplam üretimin yüzde 94,5’ini oluştururken, manda sütü üretiminde yüzde 33’e varan düşüş yaşandı.
Bu veriler, hayvan varlığındaki artış ile et ve süt üretimindeki gelişmenin aynı anlama gelmediğini gösteriyor. Hayvan sayısı yükselirken verimlilik düşüyor, anaç hayvanların kesime gitmesi sürünün geleceğini zayıflatıyor ve üretim maliyetleri işletmeler üzerindeki baskıyı artırıyor.
Hayvancılıkta temel gösterge yalnızca toplam hayvan varlığı değildir. Süt ve et üretiminin sürdürülebilirliği açısından sağmal inek ve damızlık hayvan sayısı büyük önem taşıyor.
Türkiye’de sağmal inek sayısı 2007 yılında 4 milyon 229 bin baş seviyesindeydi. Bu sayı 2013 yılında 5 milyon 607 bine, 2024 yılında ise yaklaşık 6 milyon 225 bine yükseldi.
İlk bakışta 2007 ile 2024 arasında yaklaşık 2 milyon başlık artış önemli bir gelişme gibi görülebilir. Ancak dönemler arasındaki değişim incelendiğinde artışın istikrarlı olmadığı görülüyor. 2010 ile 2013 yılları arasında sağmal inek sayısında yaklaşık 1,4 milyon başlık hızlı bir yükseliş yaşanırken, 2013 ile 2024 arasındaki artış 617 bin başta kaldı.
Bu nedenle hayvan varlığındaki artışın kaynağı, hesaplama yöntemleri ve sürünün gerçek yenilenme kapasitesi birlikte ele alınmalı. Toplam hayvan sayısının yükselmesi, üretim yapabilen anaç sürünün aynı oranda büyüdüğü anlamına gelmiyor.
Türkiye, 1990’lı yıllardan bu yana sürü ıslahı ve sürü büyüklüğünü artırmak amacıyla damızlık hayvan ithal ediyor. 2007 yılından sonra yoğunlaşan ithalat, sonraki yıllarda sürekli hale geldi.
2013 ile 2024 yılları arasında yaklaşık 694 bin 900 baş damızlık dişi büyükbaş hayvan ithal edildiği ve bu hayvanlar için yaklaşık 1,7 milyar dolar ödendiği belirtiliyor. İthalatın amacı, yerli sürünün genetik niteliğini geliştirmek ve hayvan varlığını artırmaktı.
Ancak sağmal inek sayısındaki artış, yapılan ithalatın beklenen ölçüde sürü büyüklüğüne dönüşmediğini gösteriyor. 2007 yılındaki sağmal inek sayısı esas alınarak yapılan hesaplamalara göre, sürünün ithalat yapılmadan her yıl yüzde 2,5 oranında büyümesi halinde 2024’te yaklaşık 6 milyon 436 bin başa ulaşması beklenebilirdi. Yüzde 3’lük büyüme senaryosunda ise bu rakam yaklaşık 6 milyon 991 bin baş olacaktı.
İthalatın da hesaba katıldığı senaryolarda sağmal sürünün 7,2 milyon ile 7,8 milyon baş arasında olması gerektiği ileri sürülüyor. Fiili sayı ise yaklaşık 6 milyon 225 bin başta kaldı.
Bu hesaplamalar, ithalatın tek başına sürü büyüklüğü sorununu çözemediğini ortaya koyuyor. Hayvanın ülkeye getirilmesi, sürdürülebilir üretim için yeterli değil. Hayvanın doğurması, yaşaması, verimli biçimde yetiştirilmesi ve sürüye yeni damızlıklar kazandırması gerekiyor.
Damızlık dişi hayvan ithalatı 2025 ve 2026 yılında da devam etti. 2025 yılında 68 bin 707 baş, 2026’nın ilk altı ayında ise 56 bin 681 baş damızlık dişi hayvan ithal edildi. Böylece 2013 ile 2026 yılının ilk altı ayı arasındaki dönemde toplam ithalatın 820 bin başı, ödenen bedelin ise yaklaşık 1,96 milyar doları bulduğu belirtiliyor.
Bu rakamlar besilik hayvan ithalatını kapsamıyor. Dolayısıyla yalnızca damızlık dişi hayvan ithalatına ilişkin tablo bile, Türkiye’nin sürü büyüklüğünü korumak için uzun süredir dış kaynağa başvurduğunu gösteriyor.
Hayvancılıkta sürdürülebilir bir üretim döngüsü için önce doğuran düve ve ineklerden oluşan yeterli bir anaç sürünün bulunması gerekiyor. Bu sürüden dişi ve erkek buzağılar elde ediliyor. Dişi hayvanlar gelecekteki damızlık ihtiyacını karşılıyor, erkek hayvanlar ise et üretiminin temelini oluşturuyor.
Sürü yaşlandıkça yenilenmesi gerekiyor. Bu döngünün tamamlanması, hayvanın genetik yapısına ve işletme koşullarına bağlı olarak uzun yıllar alıyor. Bu nedenle hayvancılıkta alınan kararların sonuçları kısa sürede ortaya çıkmıyor.
Sürü büyümüyorsa, nüfus ve talep artıyorsa, hayvan başına verimlilik de yeterince yükselmiyorsa temel bir politika sorunu var demektir. Projeler, destekler, ithalat kararları ve yatırım planları sürünün büyüklüğünü ve yenilenme kapasitesini güvence altına alamıyorsa, sorunun ortak adı politika haline geliyor.
Türkiye’de son yıllarda hayvan varlığı artmasına rağmen kırmızı et üretiminin gerilemesi de bu çelişkiyi açık biçimde ortaya koyuyor. Hayvan sayısının yükselmesi, aynı zamanda daha fazla et ve süt üretileceği anlamına gelmiyor.
Et fiyatlarındaki artış yalnızca arz ve talep dengesizliğiyle açıklanamıyor. Yem maliyetleri, yüksek enerji ve mazot giderleri, düşük verimlilik, hastalıklar, küçük ölçekli işletmeler ve uzun pazarlama zinciri fiyatları doğrudan etkiliyor.
Yem, hayvancılık işletmelerinin toplam giderleri içinde en büyük kalemi oluşturuyor. Soya, mısır ve küspe gibi yem hammaddelerinde ithalata bağımlılık, döviz kurundaki artışların üretici maliyetlerine hızla yansımasına neden oluyor.
Süt fiyatlarının üretim maliyetlerini karşılamadığı dönemlerde üreticiler anaç hayvanlarını kesime gönderebiliyor. Bu durum kısa vadede et arzını artırsa da orta ve uzun vadede hem süt üretimini hem de gelecekteki kırmızı et arzını zayıflatıyor.
Türkiye’de sığır karkas veriminin gelişmiş ülkelerin gerisinde kalması da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Hayvan başına et ve süt verimi artırılmadan, yalnızca hayvan sayısını yükselterek kalıcı sonuç almak mümkün görünmüyor.
Kısa vadede Et ve Süt Kurumu aracılığıyla yapılacak hedefli ithalat ve piyasa düzenlemeleri fiyat baskısını azaltabilir. Ancak ithalatın sürekli bir çözüm haline gelmesi, yerli üretimin zayıflamasına ve döviz kaybının artmasına yol açabilir.
Kalıcı çözüm için öncelikle yerli yem üretiminin artırılması gerekiyor. Soya, mısır, yonca ve silajlık mısır gibi yem bitkilerinin üretimi teşvik edilmeli, meralar korunmalı ve daha verimli kullanılmalı.
Anaç hayvanların kesime gitmesini önlemek için çiğ süt fiyatları, üretim maliyeti ve makul kâr dikkate alınarak belirlenmeli. Buzağı kayıplarını azaltacak veterinerlik hizmetleri yaygınlaştırılmalı, genetik ıslah ve yapay tohumlama çalışmaları güçlendirilmeli.
Küçük işletmelerin ortak yem alımı, üretim, pazarlama ve kesim olanaklarından yararlanabilmesi için kooperatifler ve üretici birlikleri etkin hale getirilmeli. Böylece hem üreticinin pazarlık gücü artırılabilir hem de aracı maliyetleri azaltılabilir.
Bölgesel koşullara uygun üretim modelleri geliştirilmesi, küçükbaş hayvancılığın desteklenmesi ve hastalıklarla mücadelenin güçlendirilmesi de sektörün geleceği açısından önem taşıyor.
Hayvancılıkta sürü büyüklüğü sorunu uzun süre üreticilerin ve tarım politikalarının konusu olarak görüldü. Ancak bugün gelinen noktada bu sorun doğrudan tüketiciyi de etkiliyor.
Sürü büyüklüğü yeterince artmaz, verimlilik yükselmez ve üretim maliyetleri düşürülmezse et ve süt fiyatlarının kalıcı biçimde gerilemesi mümkün olmayacak. Kısa vadeli ithalat uygulamaları fiyatları geçici olarak baskılayabilir, ancak üretim kapasitesi güçlendirilmediği sürece aynı sorun birkaç yıl sonra yeniden ortaya çıkacak.
Türkiye’nin önünde iki seçenek bulunuyor. Birincisi, artan maliyetleri ve azalan üretimi ithalatla karşılamaya devam etmek. İkincisi ise anaç sürüyü koruyan, yerli yem üretimini artıran, verimliliği yükselten ve üreticiyi öngörülebilir gelirle destekleyen uzun vadeli bir hayvancılık politikası oluşturmak.
Hayvan sayısını artırmak önemli. Ancak asıl hedef, üretim yapabilen, kendini yenileyebilen ve ülkenin et ve süt ihtiyacını sürdürülebilir biçimde karşılayabilen bir sürü yapısı kurmak olmalı.
Yorumlar